Book Reviews

Batılılaşma Yolunda

İlber ORTAYLI [1]

“Dostum Murat Bardakçı, Merkez Kitaplar adına bazı makalelerimi derlemeyi teklif ettiği zaman, buna hayır diyemedim. Makaleleri genelde benim kadar dağınık ve birbiriyle ilgisiz yayın organlarında çıkan başka bir meslektaş yoktur.” (Önsöz, s. 7) ifadesi aslında bu eserin bir konu üzerine derinlemesine bir analizden ziyade çeşitli konular üzerine zamanın farklı noktalarında yapılmış analizlerin sunumu olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer taraftan makalelerin seçiminde belirli bir sistem izlendiği ve bunların sunuşunda da konu bütünlüğü gözetildiğini belirtmek icap etmektedir.

 

batılılaşma yolunda

Bu kapsamda Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat döneminden Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarına uzanan dönemde toplumsal, siyasi ve ekonomik hayatta yaşanan değişim ve modern akımlara uyum sorunları başarılı bir şekilde işlenmiştir. Yer yer Osmanlıca ve o dönemin Türkçesinin kullanılması, bu dillere hâkim olmayanlar açısından bir sıkıntı oluştursa da belgelerden yapılan bu alıntıların esere zenginlik ve derinlik kattığı kanısındayım. Aynı ifade Almanca ve Fransızca alıntılar için de rahatlıkla kullanılabilir.

Benim bu kitaptan kişisel alıntılarıma geçmeden önce Fransız Devrimi ile başlayan sosyoekonomik ve toplumsal dönüşümün ve milliyetçi akımların Osmanlı imparatorluğuna etkilerini ve bunu müteakip meydana gelen anayasal süreçleri tarihi çerçevede kısaca not etmekte fayda görüyorum.

“Milletlerin kendi kaderini kendilerinin belirlemesi ilkesi”

  1. 1789 Fransız İhtilali
  2. 1804 Sırp İsyanı               (1812 Özerklik, 1878 Bağımsızlık)
  3. 1820 Yunan İsyanı    (Eflak – Boğdan, 1821 Mora İsyanı, 1829 Bağımsızlık)
  4. 1839 Tanzimat Fermanı (Abdülmecit)
  5. 1856 Islahat Fermanı     (Abdülmecit)

Anayasal süreçler

  1. 1808 Sened-i İttifak    (II. Mahmut – Osm. x And. ve Rumeli Ayanları arasında)
  2. 1876 Birinci Meşrutiyet   (II. Abdülhamit – Kanun-i Esasi)
  3. 1877 Osm. – Rus Harbi   (93 Harbi)
  4. 1908 İkinci Meşrutiyet     (II. Abdülhamit)
  5. 1909 31 Mart Vakası    (II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, anayasada değişiklik)
  6. 1921 Anayasası              (Teşkilât-ı Esasiye Kanunu)
  7. 1924 Anayasası              (Yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu)
  8. 1961 Anayasası
  9. 1982 Anayasası

Kitaptan notlar

  • Keçecizade Fuat Paşa’ya atfedilen bir nükte vardır: Muhaliflerinden müraî bir kişi, Bâbıâli’nin parke döşenerek genişletilen caddesini över ve pek münasip bir iş yapıldığını söyler. Paşa da, “Bize atılan taşlarla döşettik” cevabını verir (s.9).
  • Tanzimat bürokrasisinin yabancı dil bilen, dış dünyayı izleyebilen yetenekli üyeleri yanında yeni devrin kültürel atmosferine, çalışma yöntemlerine uyum sağlayamayanların da çokça bulunduğu açıktır (s. 14).
  • 19. Yüzyılda İstanbul ve büyük liman şehirlerinde yeni bir hayat başladı. Bu yeni hayat tarzı, sadece kâgir konaklar, Avrupa mobilyası ve alafranga sofra adabıyla özetlenemez. Kadınlar eğitim görüyorlardı. Gazete ve dergi okunuyordu, asıl önemlisi roman okunuyordu (s. 16).
  • Bir toplumda değişme başladığında bu değişim öngörülen alanlar kadar, öngörülmeyen alanlara da sıçrar. Osmanlı toplumu belki çok köklü bir değişim geçiriyordu ama modernleşme toplumun her kesitine ve her kurumuna sıçradı. Osmanlı aile yapısı ve Osmanlı kadını da bu gelişmelerin dışında kalmadı (s. 19).
  • Tanzimatçı devlet adamlarının ilk kuşağının pragmatik reformculuğu bir kuşak sonra siyasal ideolojiye, grup ve kişi çekişmesi programlı bir siyasal muhalefete dönüştü. Mustafa Reşit Paşa’nın aydın mutlakiyetçiliğiyle başlayan dönem, Midhat Paşa’nın anayasalcılığı ile noktalandı (s. 26).
  • Tanzimat dönemi, siyasal ve kültürel tarihimizde âdeta bir tek kurumun doğuşu ve gelişmesiyle tanımlansa yeridir, bu da kitap ve özellikle süreli yayınlardır (s. 37).
  • 19. yüzyıl Avrupa’da parlamentolar çağıdır. … Yüzyılın ilk yarısında, parlamentolar yükselen burjuvazi ile, eski feodal sınıf sözcülerinin çatışma alanı idi. Yüzyılın son çeyreği ise, ağırlığını duyurmaya başlayan diğer sınıfların da bu çatışmaya katıldığına şahit oluyordu (s. 47).
  • 23 Aralık 1876’da Osm. İmp. artık anayasal bir monarşi oldu ve 1922’de saltanat kaldırılana kadar, ömrünün son 46 yılını bu rejimle tamamladı (s. 55).
  • Osm. parlamentosu ise ilk bakışta sınıfsal temellere dayanmaktan çok, etnik görünümlü idi. Üstelik bu meclis parlamento dışı bir kuruluşlar silsilesiyle ve kitle örgütleri ile organik bağlar içinde değildi (s. 63).
  • Çağdaş mahallî idare ve mahallî demokrasi bir kurum olarak ancak geniş bir alanda ve toplumun bütün kurumları üzerinde kontrol fonksiyonu yürüten bir merkezî idarenin varlığı karşısında söz konusudur (s. 83).
  • “Otoriter” bir rejim “totaliter” den farklı bir yapıdadır. Tek merkezli bir ideoloji ve idareden çok, belirli bir dünya görüşü (Weltanschauung) etrafında biçimlenen bir toplum yapısı ve bir eğitim sistemine dayanır. Otoriter rejim Rusya tipi bir “otokrasi” de değildir. Parlamentonun, serbest basının daima müdahaleye açık ve zorba tedbirlerle kulağı çekilebilen, bir hükümetin parlamentodan çok hükümdara karşı sorumlu bulunduğu sistemdir bu (s. 105).
  • Laik bir toplum düzeninden, kimi zaman her din ve inanca mensup grupların tolere edildiği, kimi zaman da toplum hayatının düzenlenmesinde dinî kaynakların dışında kaynaklara dayanan hukuk normlarının egemen olduğu bir hukuk düzeni anlaşılır. Oysa bu iki koşul laik bir toplumda bulunması gerekli, ama yeterli özellikler değildir. Laik bir toplum standart ve monist bir yönetim düzeninin ve her din ve cinsiyete mensup insanların eşit koşullarla bağlı olduğu bir hukuk mevzuatının bulunduğu toplum düzeni demektir (s. 136).

Osmanlı devlet ve toplum düzenini laik diye adlandıramayız. Bunun başlıca nedeni; toplumun resmen dinî mensubiyet esasına dayanan milat adı verilen gruplara bölünmesi, vergilerin bu esasa göre tarh ve tevziî, yargı düzeninin ve eğitimin bu anlayış içinde dinî cemaat liderleri tarafından örgütlendirilip yürütülmesidir (s. 138).

  •  Din kültürüne karşı ilgi ve bilgilenme olayı bizim toplumumuzun üyelerine gerçekten uzaktır. Dinle ilgili, laik bir tutum, merak ve hoşgörü ciddî bilgiyle temellenmiş değildir. … Hilafet bir müessesedir ve bu müessesenin her şeyden evvel siyasi erk sahibi olması gerekir. Yani Müslümanların halifesi olan kimsenin, imam olması, Müslüman cemaatinin, daru’l-İslâm’ın yöneticisi olması gerekir. … Yönetici olmadığı zaman, hilafet denilen müessesenin böyle bir uhrevî, ruhanî bir makam gibi devamı söz konusu değildir. Hâlbuki patriklik için durum böyle değildir. Patrik dünyevi makamdan ayrılarak her zaman var olabilir ve öyle de olmuştur (s. 179).

Ergun UNUTMAZ, 01/08/2012


[1] Batılılaşma Yolunda, Merkez Kitapçılık Yayıncılık San. ve Tic. A.Ş., Birinci Basım, 2007, İstanbul.